CHP’nin 38. Olağan Kongresi Hakkındaki Mutlak Butlan Kararının Değerlendirilmesi: Yapısal Sorunlar ve Çözüm Önerileri
Cumhuriyet Halk Partisi’nin 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. olağan seçimli kurultayının üzerinden iki buçuk yıl geçmiş, iki olağanüstü ve bir olağan kurultay yapılmış olmasına rağmen “kurultay iptal davaları” sürecinden çıkılamamaktadır. Bir taraf da adli yargıda açılmış ve birbirinden farklı kararların verildiği bir çok asliye hukuk mahkemesi kararı ve son olarak 21 Mayıs 2026 tarihli Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi istinaf kararı, diğer tarafta seçim kurulları ve YSK kararları ile yargı yetkisi tartışmaları ve yargıya güven problemi doğmuştur.
Türkiye’de ana muhalefet partisinin karşılaştığı bu durum parti içi mücadelenin yargıya taşınmış hali olarak görülse de diğer taraftan siyasi parti kongre hukuku bakımından yapısal bazı sorunların varlığına işaret etmektedir. Bu makalede bu konu siyasi parti kongre hukukuna ilişkin yapısal sorunlar üzerinden değerlendirilecektir.
A. Siyasi Partiler Kanunu’nda Yargı Yetkisine İlişkin Hukuki Belirsizlik Giderilmeli
Anayasa’nın 79. ve SPK’nın 21. maddelerine göre siyasi partilerin delege ve organ seçimlerinde görevli yargı yerinin seçim yargısı olduğu ve ilçe seçim kurullarının gözetim ve denetiminde seçimlerin yapılacağı konusu yer almaktadır. Ancak parti kongreleri seçimli-seçimsiz olabildiği gibi olağan veya olağanüstü kongreler şekilde yapılabilmektedir. Kongrelerde; kongre öncesi, kongre sırası ve sonrası işlemler bakımından adli yargı ile seçim yargısı arasında görev ve yetki sınırı tam olarak belirlenmemiştir. Uygulamada yasal belirsizliklerden kaynaklı yetki ihtilafı doğmaktadır[1].
Siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu nedenle Anayasa’da diğer özel hukuk tüzel kişilerinden farklı bir statüde ele alınmıştır. Partilerin kurulması, kendiliğinden feshi, kapanması veya kapatılması konusunda Anayasa Mahkemesi yetkilendirilmiş, organlarının seçiminde seçim yargısı yetkili kılınmıştır. Siyasi Partiler Kanunu (SPK) bu konuda özel kanun olmakla birlikte kongre hukuku bakımından uygulanabilir doğrudan hükümlere yer vermemektedir. Siyasi partilerin Anayasa’da öngörülen özel statüsü dikkate alınmadan yapılan “atıf kuralları” ile Dernekler Kanunu ve Medeni Kanunu’nun diğer tüzel kişiler için uygulanan kuralları devreye sokulmaktadır. Bu durumda siyasi partilerin demokrasinin vazgeçilmez unsuru olduğu ve parti özerkliği ilkesine açıkça aykırılık oluşturmaktadır.
Seçimli kongrelerde seçim kurullarının denetim görevinin hangi aşamada başladığı, denetimin kapsamına hangi işlemlerin girdiği ve kararlarının hukuki niteliği konusunda hukuki belirlilik bulunmamaktadır. Böylece seçim yargısının görevine giren birçok konuda adli yargıda da dava açılabilmekte, özellikle kongre iptal davaları yoluyla parti organ ve delege seçimleri iptal edilebilmektedir. Bu konuda Yargıtay, YSK ve AYM’nin kararları incelendiğinde yargı yetkisine ilişkin hukuki belirsizliğe yol açan farklı içtihatlar olduğu görülmektedir.
Çözüm: Siyasi Parti Kongrelerinde tek yetkili yargı organı “seçim yargısı” olmalıdır.
İster seçimli-ister seçimsiz olsun kongre süreçlerinde tek yetkili yargı organı seçim yargısı olmalıdır.
Anayasa’nın 68/2. maddesinde “Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” şeklinde ortaya konulmuştur. Anayasa’nın 69/1. maddesinde “Siyasî partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur.” denilmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) birçok kararında “yasama organının seçimi konusunda görüş dile getirme özgürlüğünün, ülke nüfusu içinde mevcut farklı düşünceleri temsil eden siyasi partilerin çoğunluğunun katılımı olmaksızın tasavvur edilmesinin mümkün olmadığını, buna dayanarak siyasi partilerin, demokratik toplum kavramının tam merkezinde yer alan siyasi tartışmalara yeri doldurulamaz bir katkıda bulunduğunu belirtmiştir”[2]. Kararda da ifade edildiği gibi siyasi partiler milli iradenin oluşumuna aracılık eden en önemli kuruluşlardır. Bu ayrıcalıklı konum siyasi partilerin diğer tüzel kişilerden farklı düzenlemelere tabi tutulmasını gerektirmektedir.
Anayasa Mahkemesi (AYM) de birçok kararında, “Demokratik rejimin olmazsa olmaz koşulu sayılmaları nedeniyle siyasî partiler Anayasa’da özel olarak düzenlenmiş, 68. maddenin ikinci fıkrasında, siyasî partilerin demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları oldukları; üçüncü fıkrasında da siyasî partilerin önceden izin almadan kurulacakları ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürecekleri belirtilmiştir. Böylece, siyasî partilerin diğer tüzelkişilerden farklı olarak kuruluş ve faaliyetlerine ilişkin esaslar anayasal güvenceye kavuşturulmuş, …” olduğunu ifade etmiştir[3]. Siyasi partilerin demokrasi bakımından vazgeçilmezliği nedeniyle diğer tüzel kişilerden farklı olarak yargılanması ve denetimine ilişkin Anayasa’da özel güvencelere yer verilmiştir.
Siyasi partilerin demokrasi bakımından vazgeçilmezliği, siyasi partilere diğer tüzel kişilerden farklı bir anayasal konum sağlamaktadır. Bu kapsamda siyasi partilere ilişkin yasal düzenlemeler ve yargısal süreçlerde, partilerin demokrasi için önemi dikkate alınması gerekir. Bu nedenle siyasi parti kongre hukukunda “tek yetkili yargı organı seçim yargısı” olmalıdır. Bu konuda Siyasi Partiler Kanunu’nda derhal değişiklik yapılmalıdır.
B. Kongre Hukukunda Yargısal Müdahale Minimum Olmalı
CHP Kongre iptal davasında ortaya çıkan yapısal sorun, demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan partilerin kongre süreçlerine yargı eliyle her zaman müdahale edilebilme imkanının olduğu ortaya çıkmıştır. Türkiye’de yokluk veya mutlak butlan gibi tanımsız kavramlar üzerinden parti kongreleri her zaman iptal edilebilme tehlikesi altındadır.
Siyasi partilerin iç işlerine müdahale edilmemesi “parti özerkliğine saygı” ilkesinin (to respect the principle of party autonomy) bir gereği kabul edilmektedir. Bu nedenle partilerin kongre süreçleri partinin iç işi kabul edilmekte ve temelde parti tüzükleri ile düzenlenmesi öngörülmektedir. Yasal düzenlemeler bu alanda sadece temel hak ve özgürlükleri koruma boyutuyla sınırlı bir müdahale yaklaşımı içinde hazırlanması gerekmektedir.
Avrupa Konseyi danışma organı olan “Hukuk Yoluyla Demokrasi İçin Avrupa Komisyonu” (Venedik Komisyonu) tarafından 125. Genel Kurul oturumunda (11-12 Aralık 2020) son şekli kabul edilen Venedik Komisyonu ve AGİT/ODIHR’nin birlikte hazırladığı “Siyasi Parti Düzenlemeleri Üzerine İlkeler”, adlı Yönerge ile üye ülkelerin siyasi partilere ilişkin düzenlemelerde dikkat etmesi gereken hususlar belirlenmiştir[4].
Komisyon, “Siyasi Partilerin İç İşleyişi” başlıklı II. Bölümde “Parti İçi Demokrasi” (Internal Party Democracy) başlığı altında şu tespitlerde bulunmaktadır:
“Siyasi partilerin iç işleyiş ve süreçleri genellikle devlet müdahalesinden uzak olmalıdır. Siyasi partilerin iç işleyişi, en iyi şekilde parti tüzükleri veya partilerin kendi içinde hazırlayıp üzerinde anlaştıkları gönüllü davranış kuralları aracılığıyla düzenlenir. Parti içi işlevlerin yasal düzenlemesi, uygulandığında, parti özerkliği ilkesine saygı gösterecek ve partilerin serbest kuruluşlar olarak kendi iç işlerini yönetme hakkına gereksiz yere müdahale etmeyecek şekilde dar bir şekilde yorumlanmalıdır.”[5].
“Genel olarak, siyasi partiler üzerindeki devlet denetimi asgari düzeyde kalmalı ve demokratik bir toplumda gerekli olanla sınırlı olmalıdır. Özellikle, siyasi partiler kendi iç süreçlerini kontrol etmelidir; bir siyasi partinin iç işleyişinin kapsamlı devlet denetimi veya yargısal denetimi, partinin üye listelerini devlete verme zorunluluğu da dahil olmak üzere, zorunluluk ve orantılılık ilkeleriyle bağdaşmayan aşırı müdahaleci bir önlem gibi görünmektedir. Özetle, siyasi partilerin faaliyetleri, üyelik, parti kongreleri ve toplantılarının sayısı ve sıklığı, bölgesel şube ve alt kuruluşlarının işleyişi gibi konularda her türlü siyasi veya diğer aşırı devlet denetiminden kaçınılmalıdır.”.[6]
Venedik Komisyonu parti özerkliğine saygı ilkesi bağlamında; partinin iç işi olan parti kongrelerine devletin müdahalesinin sınırlı olması, yasal düzenlemelerin partilerin iç işlerini yönetme hakkına gereksiz müdahale oluşturacak şekilde geniş yorumlanmaması, idari ve yargısal denetimin zorunluluk ve orantılılık ilkeleriyle bağdaşmayan aşırı müdahaleci nitelikle olmaması gerektiğini vurgulamaktadır.
Nitekim AYM’de Venedik Komisyonunun belirlediği bu ilkelere atıf yaparak, “Anayasa’nın 68. maddesine göre, siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarından biridir. Bu anayasal ilkenin hayata geçirilmesinin gerekliliklerinden biri de yukarıda yer verilen Venedik Komisyonu raporlarında da ifade edildiği üzere, siyasi partiler hakkındaki düzenlemelerde, kamu otoritelerine verilen yetkilerin sınırlarının ve kapsamının açıkça belirlenmesi, böylelikle siyasi partiler ve sorumlularının muhtemel keyfi uygulamalarla karşılaşmalarının önüne geçilmesidir.”[7] değerlendirmesinde bulunmaktadır.
Venedik Komisyonu ve AYM’nin tespitleri doğrultusunda partinin iç işi olan kongre süreçlerine yasal belirsizlik ve içtihat tutarsızlığı yoluyla öngörülebilirliği ortadan kaldırarak aşırı müdahale edilmesi siyasi parti özerkliğine saygı ilkesini ihlal etmektedir. Bu nedenle adli yargıda siyasi parti kongre iptal davası açılmasının önü tamamen kapatılmalıdır.
C. Siyasi Parti Kongreleri Hızlı Yargılamaya Tabi Tutulmalıdır
Aradan yıllar geçtikten sonra yokluk veya mutlak butlan gibi sihirli kavramlar üzerinden partilerin iş işlerine müdahale edilmesi demokrasi ve hukuk devleti ilkelerine aykırılık oluşturur. Bu nedenle kongre hukukuna ilişkin uyuşmazlıklar sadece seçim yargısına tabi tutulmalı ve hızlı yargılama usulü getirilmelidir.
Seçimlerin düzenli aralıklarla yapılması, en kısa zamanda sonlandırılması, itirazların kısa sürede ve kesin olarak yargı kararına bağlanması, demokratik seçimin temel unsurları kabul edilmektedir. Venedik Komisyonu tarafından 2002 yılında kabul edilen “Seçim Konularında İyi Uygulama Kuralları” (Code of Good Practice In Electoral Matters) adlı belgede seçimlere ilişkin itirazlarda uyulması gereken kurallar hakkında şu tespitlerde bulunmaktadır:
“Seçimle ilgili itiraz yargılamaları mümkün olduğunca kısa olmalıdır, özellikle de seçimden önce karara bağlanması gereken hususlar söz konusu olduğunda iki tehlikeden kaçınılmalıdır: Birincisi, itiraz süreçlerinin seçim sürecini geciktirmesi; ikincisi ise itirazların yürütmeyi durdurucu etkisinin bulunmaması nedeniyle seçimden önce verilebilecek kararların seçimden sonra verilmesidir. Aynı şekilde, seçim sonuçlarına ilişkin kararların da özellikle siyasi ortamın gergin olduğu durumlarda çok uzun sürmemesi gerekir. Bu nedenle, itiraz süreleri çok kısa olmalı ve itiraz mercileri kararlarını hızlı bir şekilde vermelidir. Bununla birlikte, süreler bir itirazın yapılmasına, savunma hakkının kullanılmasına ve gerekçeli bir karar verilmesine imkân tanıyacak kadar da uzun olmalıdır. İlk derece yargılamalarında (hem itiraz başvurusu için hem de karar verilmesi için) üç ila beş günlük bir süre makul görünmektedir. Ancak, Yüksek Mahkeme ve Anayasa Mahkemesi’nin karar vermesi için biraz daha fazla süre tanınması kabul edilebilir.” [8].
Venedik Komisyonu bu bağlamda “Ayrıca, itiraz usulünün ve özellikle bu süreçte yer alan çeşitli organların yetki ve sorumluluklarının kanunla açıkça düzenlenmesi de son derece önemlidir.” demektedir[9]. Komisyon, “İtiraz mercilerinin yetkileri de önemlidir. Usulsüzlüklerin seçim sonucunu, yani sandalye dağılımını etkilemiş olabileceği durumlarda seçimleri iptal etme yetkisine sahip olmalıdırlar.” demektedir[10]. Komisyon’a göre, “Üst düzey komisyonların temyiz mercii olduğu durumlarda, alt seçim komisyonlarının kararlarını re’sen düzeltme veya iptal etme yetkisine sahip olmaları gerekir.”[11].
Anayasa’nın 67. ve 79. maddelerinde seçimlerin yargı organlarının yönetim ve denetimi altında yapılacağı belirtilmiş ve 79. maddede, bu yönetim ve denetimle görevli organın YSK olduğu düzenlenmiştir. Anayasa’nın 79. maddesinin gerekçesine göre “…Yüksek Seçim Kurulu kararlarının kesinliği ve bunlara uyulması tereddütlere yol açtığından bu maddeye Yüksek Seçim Kurulu kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamayacağı esası getirilmiştir.”[12]. 298 sayılı Kanun’un 132. maddesinde geçen “Kurulun kararı kesindir. Aleyhine hiçbir mercie ve kanun yoluna başvurulamaz.” denilmektedir. Tüm bu kurallar Venedik Komisyonunun yukarıda ifade ettiği temel ilkelerle uyumludur. Seçim yargısının kısa ve kesin sonuç alıcı nitelikte olması esastır. Nitekim Anayasa Mahkemesi, “YSK kararlarının Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuruya konu olması mümkün değildir.” demiştir[13].
YSK’da 28/07/2006 tarih ve 282 sayılı kararında, seçim yargısının hızlı ve kesin karar verme niteliğini şöyle vurgulamaktadır:
“… Seçim iş ve işlemleri sürat gerektiren belli ve kısa süreçlerle tekemmül eden işlemlerden oluşur. Siyasi parti organ seçimlerindeki itiraz sürelerini 2 ve 3 günle sınırlandırılmıştır. Olayımızda bu süre adli yargıya müracaat tarihi esas alınsa dahi geçmiş bulunmaktadır. 2820 sayılı Kanunun 21. maddesine göre siyasi partilerin organ seçimleri ile ilgili olarak ilçe seçim kurulu başkanının vereceği kararlar kesindir. Bu seçimlerle ilgili olarak Yüksek Seçim Kuruluna yasalarla verilmiş bir görevde bulunmadığından itirazın kesinlik nedeni ile reddi gerekmiştir.”[14].
YSK, Venedik Komisyonunun belirlediği ilkelerle uyumlu şekilde seçim işlemlerinin belli ve kısa süre içinde ve kesin olarak tamamlanması gerektiğini mevzuat çerçevesinde karara bağlamıştır. Temel sorun parti kongre iptal davaları yoluyla seçim kurullarının kararları hiçe sayılarak parti kongreleri ve seçim kararlarının iptal edilebilmesidir. Üstelik bu davaların “mutlak butlan” gerekçesiyle her zaman açılabilmesi ve davaların uzun sürmesi Venedik Komisyonu’nun yukarıda belirlediği ilkelere aykırılık oluşturmaktadır.
D. Seçim Kurulları ve YSK Mahkeme Niteliğinde Yargı Yeri Sayılmalı
Türk Hukukunda seçim kurulları ve YSK’nın yargısal niteliği Yüksek Mahkeme kararlarında farklı yorumlanarak hukuki belirsizliğe yol açılmaktadır. Nitekim CHP hakkında karar veren Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi istinaf kararında, “İhtiyati tedbir kararının, gereği için Yüksek Seçim Kuruluna, Ankara İl Seçim Kuruluna, Çankaya 4. İlçe Seçim Kuruluna ve Ankara Valiliğine gönderilmesine,” diyerek seçim kurullarını idari organ niteliğinde gördüğünü ortaya koymuştur. Nitekim YSK “gereği için” ifadesine tepki göstererek kararın muhatabının kendisi olmadığına ilişkin açıklama yapmıştır.
YSK, 30.06.2001 tarih ve 369 sayılı kararında “Anayasa’nın 79’uncu maddesi ile yurt genelinde “seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapma ve yaptırma” yetkisi Yüksek Seçim Kurulu’na verilmiş olup, Yüksek Seçim Kurulu Üyeleri; Yargıtay ve Danıştay Genel Kurullarınca kendi üyeleri arasından üye tamsayılarının salt çoğunluğunun gizli oyu ile seçilen 11 üyeden oluşmaktadır. Bu Kurul seçim yargısı açısından yüksek yargı organıdır” denilmiştir[15]. YSK birçok kararında ilçe seçim kurulu kararlarının kesin hüküm etkisine sahip olduğunu ifade etmiştir. YSK’nın 322 sayılı kararına konu olayda ilçe kongresi delege listesine yapılan itiraz hakkında “İlçe Seçim Kurulu Başkanlarının siyasi partilerin kongreleri ile ilgili olarak verdiği kararların yasa gereği kesin olduğundan, söz konusu itiraza konu kararın bu nedenle Yüksek Seçim Kurulunca incelenmesinin olanak dışı bulunduğundan, itirazın 2820 sayılı Kanunun 21. maddesinin 4. fıkrası gereğince reddine karar vermek gerekmektedir.[16]” denilmiştir.
Seçim kurullarının bir yargı yeri olduğu ve kesin hüküm niteliğindeki kararlarının yargı kararı olduğu AYM kararları ile de sabittir. Nitekim AYM 2014 tarihli “bireysel başvuru” kapsamında, ilçe seçim kurulu başkanlığının yargısal işlevine dair kesin kararları bakımından yargı yeri kabul etmiştir:
“3568 sayılı Kanun’un 40. maddesinde İlçe Seçim Kurulu Başkanının kararlarının kesin hüküm niteliğinde olduğunun açıkça belirtilmesi ve bu karara karşı herhangi bir hukuksal yola başvurma yolunun öngörülmemiş olması, İlçe Seçim Kurulu Başkanının kararlarının yargısal anlamda kesin hüküm niteliğinde olduğunu göstermektedir… Seçim kurulları Anayasa’nın yargı bölümünde yer almadıkları halde, başvuruya konu kararı veren İlçe Seçim Kurulu Başkanı, HSYK tarafından ataması yapılmış, Anayasa’da güvence altına alınan hâkimlik bağımsızlığı ve teminatından faydalanan bir hâkimdir. Bu itibarla İlçe Seçim Kurulu Başkanlığının yargısal fonksiyon ifa edip etmediğinin saptanmasında dikkate alınması gereken bağımsızlık ve tarafsızlık unsurlarına sahip olduğunu kabul etmek gerekir… İlçe Seçim Kurulu Başkanlığının, yargısal fonksiyon ifa edip etmediğinin saptanmasında dikkate alınması gereken kanunla kurulmuş olma unsuruna sahip olduğu kabul edilmelidir. Bütün bu açıklamalar dikkate alındığında, İlçe Seçim Kurulu Başkanının seçim konularıyla ilgili şikâyet ve itirazları inceleme ve kesin hükme bağlama görevi yönünden yargısal bir faaliyet icra ettiği ve hâkim bağımsızlığı ve tarafsızlığına sahip olduğu kabul edilmiştir. Bu sebeple, seçim konularıyla ilgili şikâyet ve itirazları inceleme ve kesin hükme bağlama görevi yönünden İlçe Seçim Kurulu Başkanlığının klasik yargı teşkilatı içindeki mahkemeler dışında kalan ama yargılama faaliyetinde bulunan organları da kapsayacak şekilde Anayasa’nın 36. maddesinde “yargı yeri” olarak belirlenen organlardan olduğu sonucuna ulaşılmaktadır”[17].
AYM’nin kararında seçim konularıyla ilgili şikâyet ve itirazları inceleme ve kesin hükme bağlama görevi yönünden İlçe Seçim Kurulu Başkanının kararlarının “yargısal anlamda kesin hüküm niteliğinde olduğu” ve seçim kurullarının “yargı yeri” olduğu kabul edilmiştir.Böylece tüketilmesi gereken başka bir yargı yolu olmadığı da kabul edilmiştir. Aksi halde seçim kurullarının kararlarına karşı adli yargının da tüketilmesi gerektiği söylenecektir.
AYM ve YSK’nın kararlarından farklı olarak Yargıtay birçok kararında, ilçe seçim kurullarını yargı yeri kabul etmediği gibi kararlarının kesin hüküm niteliğinde olmadığını belirtmiştir. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi temyiz başvurusu üzerinde verdiği kararda seçim kurullarını mahkeme ve kararlarını kesin hüküm saymamıştır:
“2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 4. maddesi siyasi partilerin, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olduğunu belirttikten sonra aynı Kanunun 21. maddesinde de siyasi partilerin genel merkez, il ve ilçe organları seçimleri ile il kongresi ve büyük kongre delegelerinin seçimlerinin yargı gözetimi altında gizli oy ve açık tasnif esasına göre yapılacağını, 10. fıkrasında ise seçimin devamı sırasında yapılan işlemler ile tutanakların düzenlenmesinden itibaren iki gün içinde seçim sonuçlarına yapılacak itirazların hakim tarafından aynı gün incelenip kesin olarak karara bağlanacağı öngörülmüştür.
6100 sayılı HMK. nun 303.maddesine göre; bir davaya ait şekli anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için, her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir.
Dava konusu olayda, ilçe seçim kurulu hakiminin seçimin işleyişine ilişkin verdiği karar bir dava sonucunda verilmiş mahkeme hükmü olarak değerlendirilmesine imkan bulunmadığından kesin hükümden söz edilemez. Mahkemece işin esasına girilerek bir karar verilmesi gerekirken yerinde bulunmayan gerekçe ile davanın reddi doğru görülmemiştir.[18]”
Anayasa Mahkemesi ve YSK seçim kurullarını “yargı yeri” olarak kabul etmekte ve kararlarının “kesin hüküm” niteliğinde olduğunu ifade etmektedir. Buna karsında AYM ve YSK, seçim kurullarının yargı yeri olduğunu, ancak “mahkeme” olmadığını ifade etmektedir. Yargıtay ise seçim kurullarını mahkeme kabul etmemekte ve kararlarının kesin hüküm etkisine sahip olmadığını ifade etmektedir. Bu durum YSK’nın ve seçim kurullarının seçim uyuşmazlıkları hakkında verdiği kararların maddi anlamda kesin hüküm gücüne sahip olmadığı anlamına geldiğinden adli yargıda tekrar dava edilebilmesine yol açmaktadır. Böylece seçim kurullarının seçim uyuşmazlıkları hakkında verdiği kararlar adli yargı bakımından kesin hüküm gücünde görülmeyerek tekrar dava açılmasına yol açmaktadır.
Çözüm: YSK ve seçim kurullarının mahkeme niteliğinde yargı yeri olduğu açıklığa kavuşturulmalıdır.
SONUÇ
CHP örneğinde yaşanan bu durum sadece güncel politik tartışmalar ışığında ele alınmamalıdır. Bu yaşananların tekrarlanmaması için siyasi parti kongre hukukuna ilişkin yukarı değinilen yapısal sorunların çözüme kavuşturulması gerekmektedir. Bu kapsamda;
- Siyasi parti kongrelerinde tek yetkili yargı organı seçim yargısı olduğu açıklığa kavuşturulmalıdır. Bu durum mevcut adli yargıdaki davaların da sonlanmasına yol açacaktır.
- Kongre süreci partilerin iç işi kabul edilerek yargısal müdahale ve denetim çok sınırlı hale getirilmelidir.
- Parti kongre uyuşmazlıkları hızlı yargılamaya tabi olmalıdır.
- YSK ve seçim kurulları mahkeme niteliğinde yargı yeri kabul edilmelidir.
29 Mayıs 2026
Prof.Dr. Abdurrahman EREN
[1] Siyasi Parti Kongrelerinde yargı yetkisi sorunu hakkında daha geniş değerlendirmeler için bkz. Abdurrahman Eren, “Siyasi Parti Kongrelerinde Yargı Yetkisi Sorunu”, Servet Armağan İçin Armağan, Filiz Kitabevi, 2026.
[2] Türkiye Birleşik Komünist Partisi/Türkiye, § 44, Metin Bayyar ve Halkın Kurtuluş Partisi [GK], B. No: 2014/15220, 4/6/2015, §. 47.
[3] AYM, E.2008/1, (Siyasi Parti Kapatma) K.2008/2, 30/07/2008.
[4] European Commission For Democracy Through Law (Venice Commission) Osce Office For Democratic Institutions And Human Rights (OSCE/ODIHR), Guidelines On Political Party Regulation, Second Edition, CDL-AD(2020)032, Strasbourg, 14 December 2020.
[5] Venice Commission, CDL-AD(2020)032, p. 151.
[6] Venice Commission, CDL-AD(2020)032, p. 152.
[7] Metin Bayyar ve Halkın Kurtuluş Partisi [GK], B. No: 2014/15220, 4/6/2015, §. 66.
[8] European Commission For Democracy Through Law (Venice Commission), Code of Good Practice In Electoral Matters Guidelines And Explanatory Report Adopted By The Venıce Commıssıon At Its 52nd Session (Venice, 18-19 October 2002). CDL-AD(2002)023rev2-cor, p. 95.
[9] Venice Commission, CDL-AD(2002)023rev2-cor, p. 96.
[10] Venice Commission, CDL-AD(2002)023rev2-cor, p. 101.
[11] Venice Commission, CDL-AD(2002)023rev2-cor, p. 102.
[12] Atila Sertel [GK], B. No: 2015/6723, 14/7/2015, §.39.
[13] Atila Sertel [GK], B. No: 2015/6723, 14/7/2015, §.40.
[14] YSK, Karar No. 182, Karar Tarihi: 28/07/2006.
[15] YSK, Karar No: 369, Karar Tarihi: 30.06.2001.
[16] YSK, Karar No:322, Karar Tarihi: 09/07/2005.
[17] İsmail Taşpınar, B.No: 2013/3912, 6/2/2014.
[18] Yargıtay 18. Hukuk Dairesi, Esas: 2013/5880, Karar: 2013/7739, Karar Tarihi: 07.05.2013; 18. Hukuk Dairesi, Esas: 2016/5089, Karar: 2016/11258, Karar Tarihi: 11.10.2016
Share this content:



Yorum gönder
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.